Aşk ve Başkaldırı – Black Mirror Esinlenmesi

Black Mirror bugüne denk izlediğim en güzel diziydi. Hiç ama hiç düşünemeyeceğiniz distopyalarla aklınızı yerinden oynatabilecek kadar güçlü kurgusunu dizinin birbirinden bağımsız her bölümünde hissediyorsunuz. Son sezonunda beni inanılmaz derecede etkileyen bir bölümden bahsetmek istiyorum bu yazımda, daha doğrusu beni yazmam için teşvik eden bir bölümden.

[Korkmayın, diziyi izlemiyor olsanız bile başta kısaca bahsettim, diziyi izlememiş olmasanız bile anlayabileceksiniz.]

[Ama minik bir uyarı, yazımın bundan sonraki kısmında henüz izlemeyenler için spoiler bulunuyor. Eğer izlemeyi planlıyorsanız okumamanız sizin için sağlıklı olacaktır, sonra kızmayın bana.. 🙃]

Diziye Genel Bakış

  • Öncelikle bölümün adı “Hang the Dj” ve dizinin son sezonunun (4.sezon) 4. bölümü olarak çıktı karşımıza.

Basitçe değinmem gerekirse, işler başta Tinder gibi bilindik “ilişki kurma/randevuya çıkartma” temelli bir veri tabanı sistemi üstünden size belirli ilişkiler yaşattıktan sonra “hayatınızın aşkına” %99.8 kavuşma garantisi veren bir sistem gibi gözüküyor. Kişiler sadece randevu temelli bir dünyada yaşayıp onlara verilen süre zarfında sistemin onları eşleştirdiği kişilerle ve yine sistemin belirlediği zaman dilimi içinde ilişkilerini yaşıyorlar. Hatta bu süre zarfında onlara bir ev veriliyor, burada vakit geçiriyorlar. Zamanları dolduğunda ise sorunsuzca ayrılıyorlar ve sistemin karşılarına çıkardığı bir başka kişi ile yollarına yine belirlenen bir süre zarfında devam ediyorlar. Ta ki, sistem onlar için uygun kişiyi bulana dek.

Dizide karşımıza çevrelerindekiler gibi ruh eşini arayan iki kişi çıkıyor. Yolları kesişiyor ve çok kısa bir süreliğine beraber oluyorlar. Zamanları dolduğunda ise ayrılıyorlar. Hayatlarına başka başka insanlar giriyor ve birgün tekrar karşılaşıyor. Bölümün detaylarına çok fazla girmeyeceğim fakat sonuç olarak son birliktelerindeki süre dolduğunda aslında ikisi de birbirinden ayrılmak istemiyor. Sistemin asiliğe ve itaatsizliğe karşı katı kuralları var ve bunların yaptırımları çok büyük. Ana karakterler, birbirlerine aşık olduklarını anlıyorlar ve bu sistemin bütün kurallarını ihlal ederek beraber kaçmaya karar veriyorlar nitekim kaçıyorlar da.

Tam bu anda aslında anlıyoruz ki uygulanan bu teknolojik sistemin içine yine aynı sistemi kurmuşlar ve yapay zekanın oluşturduğu bir simülasyonda ikisinin de vereceği tüm tepkileri sarmal bir şekilde hesaplanıyormuş. Yani bölümün başından beri aslında biz sadece onlarca simülasyon içinden sadece bir senaryoyu izlemişiz.

Bölümün sonuna geldiğimizde de bu sistemin aslında kurguladığı 1000 adet senaryonun var olduğunu anlıyoruz ve bizim baş karakterlerimiz yolları az da olsa kesiştiği bu 1000 senaryonun 998’inde yine birbirlerine aşık olmuyorlar ve kaçmayı tercih ediyorlar. Buradan da sistemin vaat ettiğini %99.8’lik oranı buluyoruz.

Kölelik ve Başkaldırmak

Dizide biraz “Aşk için baş kaldırmak zorundasınız!” havası sezdim. Açıkçası önce kendimi baş karakterlerden birinin yerine koyup ‘Gerçek aşkımın peşinden gitmeye karar verir miydim?’  diye sorguladım. İçinde bulunduğunuz sistem size her şekilde buna itaat edip dediklerini yapmaya zorlarken gerçekten aşık olduğunuzda her şeyi karşınıza alıp kaçabilir misiniz? Aşk gerçekten bir başkaldırı ve bir isyan mıdır? Durkheim’ın “Tutku birleştirir ama köleleştirir de.” sözü tam bunları düşünürken geliyor aklıma. Bir şeylere başkaldırıp aşkınıza kavuştuktan sonra da aşkın kölesi olmuyor musunuz? Özgürce aşk yaşamak isterken aşkın kölesi olmak budur belki de.

Kimimiz bu köleliğe yenik düşmemek için kendini yalanladıkça yalanlıyor kimimiz ise köleliği bir kenara bırakıp varıyla yokuyla aşkının peşinden gidiyor ama günün sonunda gerçek duygular asla ve asla sınır tanımıyor. İster içinizde tutmayı deneyin ister yalanlayın ama günün sonunda bundan kaçamıyorsunuz ve ayaklarınızın sizi götürdüğü tek yol kalbinizin attığı yer oluyor.

Çevresel Etkenler

Dizideki sistemin insanlara temin ettiği “coach” denen “Siri” tarzında kullanıcıların ilişki tavsiyesi aldığı alet, aslında çevreden gelen yarı emredici yarı arkadaş tavsiyesi vari düşüncelerle çok benziyor. Ayrıca bence bunları bir kenara bırakıp asıl istediğiniz şeye odaklanmak ve bunu tartıp biçtikten sonra bu amaç uğrunda hareket etmek çok doğru fakat tamamı ile her şeyi reddetmeden ve belki de kendi çevrenizden ve en önemlisi kendinizden ödün vermeden de pek ala bu “gerçek aşk” meselesine ulaşılabilir.

Bir başka yönden baktığımızda bu sistemin mahalle baskısı olarak bildiğimiz ilişkinin her detayına karışan çevreyi temsil ettiğini de kolayca fark edebiliriz ve bence bu noktada aslında baş kaldırmak çok da yanlış bir şey değil. Sonuçta hissettiğiniz şeyin gerçekten de aşk olduğuna inandığınız sürece içinizden ne pes etmek ne de koy vermek gelir. Ne olursa olsun o önünüzde dikilen kocaman engelleri birer tümseğe ancak ve ancak severek dönüştürebilirsiniz.

Sanal Randevu Sistemleri

Köksüz ilişkilere bel bağlayıp duyguötesi kavramına geçmenin oldukça sıradanlaştığı şu son dönemlerde aslında bütün bu soruları eleştirmek çok mümkün. Bölümde en üst koltuktan sizi yöneten “sistem”, insana özgü duyguları bile köleleştirip yönettiği zaten apaçık ortada ve aslında günümüze bakıldığında da aynı şeyi görmek mümkün. Bütün o “ilişki yaratma/randevulaştırma” uygulamalarında hem facebook gibi genel sosyal medya hatları üstünden sizinle aynı zevklere sahip kişilerle eşleşebiliyorsunuz hem de yaşadığınız bölge içinde birini bulabiliyorsunuz. Belki henüz tamamen köleleştirilememiş olsak da aradığınız şey “gerçek aşk” olduğu sürece bu gibi uygulamalara başvurduğunuz an karşımıza size en uygun kişiyi çıkarmak için çabalayan bir sistemle karşılaşıyoruz. İki tarafında beğenileri, bilgileri, konumu analiz ediliyor ve karşınıza uygun adaylar çıkarılıyor.

Üzücü olan ve biraz eleştirdiğim kısım ise, gerçekten geniş bir kitle bu tarz uygulamalara bağlı yaşayıp ümidini bu çerçevede filizlendirmeye çalışıyor. Diziyi izlerken kendi kendime “Evet, simülasyondan çıktılar. Şimdi demek ki gerçek dünyada gerçek aşkı yaşayacaklar.” diye düşündüm fakat her ne şekilde olsun, bütün senaryolar kurulsa da hala bir sistem üzerinden gerçek aşkı yaşamaya çalışıyorlar. Örneğin, sokakta, okulda ya da bir kafede görüp asla konuşamadığınız biri ile bu tarz bir uygulama üstünden sohbet kurup gerçek olmayan bir sanal aleme gömülebiliyorsunuz. Sosyal mecralar üzerinden sanallıkla kavrulan bir ilişki başlıyor ve karşınızdakine kendinizi hiç olmadığınız biri gibi tanıtabiliyorsunuz.

Başkaldırır mıydım?

Son olarak sizlere, kendi kendime “Ben baş kaldırır mıydım?” diye sorduğumu söylemiştim. Üzülerek evet demek istiyorum. Üzülerek diyorum çünkü gözüm kara diye mi yoksa gerçekten inandığım şeyin peşinden her şeye rağmen koştuğumdan mıdır bilmiyorum ama ne olursa olsun aşıksam ve buna inanıyorsam sonuna kadar giderdim. Herkes hergün “gerçekten aşık” olmuyor. Evet belki gerimde kalan her şeyi yakamam, bütün bağlarımı koparamam ya da bir noktada kendimden vazgeçemem ama günün sonunda bu aşk dediğimiz kavramın o kadar da toksik olmadığına inanıyorum. Belki başınızı sizi yere serebilecek denli kuvvetli döndürüyor ama bir yandan da dimdik arkanızda durup sizi tutuyor.

Tam şuraya çok uyacağını düşündüğüm bir şarkıyı bırakıyorum; The Calling – Wherever you will go

Özetle, şarkıdan yaptığım alıntıdan da anlaşılacağı üzere, geçmişi anıp da “If I could turn back time, I’ll go wherever you will go.” dememek için..

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

RSS
Follow by Email
Facebook
Facebook
Instagram