Dünya Kadınlar Günümüz Kutlu Olmasın

Küçüklüğümde inanılmaz önemserdim böyle özel günleri. Anneler gününde anneme sayfalarca şiirler, yeni yılda aslında hiç inanmadığım ama kendimi inandırmaya çalıştığım noel babaya mektuplar, sevgililer gününde de günlüğüme gelecekteki sevgilimin benden korkup kaçması için nedenlerden oluşan paragraflar yazardım.

Bu sene 8 Mart’ta bir an için gaza geldiğimden değil de yaza yaza belki bir kişide olsa bile bir şeyler uyandırabilirim diye yazıyorum.

Yazılarımın hiçbirinde devam eden paragraflarda neler anlatacağımdan bahsetmeyi sevmem. Ama bu sefer tam olarak size 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün kutlanmasının benim için ne anlam ifade etmediğini anlatacağım.

Kendimi bildim bileli demek belki çok iddialı olabilir fakat uzunca bir süredir ne zaman 8 Mart yaklaşsa içimi bir huzursuzluk kaplıyor. Yapılan propagandalardan olsa gerek, bir türlü o ruha giremiyorum. Çevrenize bir bakarsanız çoğu reklamda ve afişte birbirinden ünlü kişilerin darp edilmiş kadın kılığına girip çaresizce bir biçimde ‘Kadına şiddete hayır!’ tarzında manifestolar çığırdığını göreceksiniz. Ben hiçbir güç ve şiddet yoluna baş vermiş bir erkeğin bu reklamları görüp ‘Aa evet ya, ben bari karımı dövmeyeyim.’ dediğini düşünmüyorum. Madem ki Dünya Kadınlar Günü, kendimizi güçlü hissettirmek için var olan bu günde neden her yerde aciz(!) kadın fotoğrafları görüyoruz?

Bizim millet acındırmayı sever, ben bu reklam filmlerindeki saçı başı dağılmış, yumruk yemiş, dövülmüş kadınların boy göstermesini buna bağlıyorum. Bence sonuna kadar yanlış bir şey bu. Gösterin. Bizlerin ne kadar güçlü olduğunu, arkamızda olduğunuzu, hayatın hala her şeye rağmen devam ettiğini ve bir şeylerin değişebileceğini gösterin bizlere. Bizim ihtiyacımız olan şey zaten yaşadıklarımızın yüzümüze vurulması değil, bir çıkış kapısı ve biraz da inanç.

Tamam, o kadar da önyargılı yanaşmamam gerekiyor olabilir. Belki gerçekten bu gibi propagandalar sonucunda şiddet gören kadınlar feyz alıp ‘Bir dur demeliyim artık.’ düşüncesine bürünüyordur ama durdurmak için yeterince güçlerini topladıkları o anda gerçekten yaşadıkları ortam, çevreleri, mantaliteleri hatta ve hatta aileleri onları destekleyecek mi?

Çok kısa bir kabus getireceğim gözlerinizin önüne, bir kadınsınız. Kocanız neden vererek ya da belki de vermeyerek size şiddet uyguluyor. Çalışmıyorsunuz, işiniz evi tertip edip düzenlemek. Çocuklarınız var ve elinize geçen tek para kocanızın maaşında size düşen ve pek de elle tutulur bir şey olmayan geliriniz. İlk olarak, ayrılmaya karar verdiğiniz o an çevreniz size her şeye rağmen ‘Yapma, ortada kalırsın. Paran yok, çalışamazsın da. Çocuklarından bile olursun.’ diyecek. Korkup düşünmeye başlayacaksınız. Gidecek bir yeriniz yok, maddi durumunuz kısıtlı ve toplumun en nefret ettiğim etiketlerinden biri olan ‘boşanmış kadın’ etiketi üstünüze yapışacak. Hepimiz şahit oluyoruz bu gibi durumda olup da ailesinden bile destek göremeyenleri.

Ya da haydi bambaşka bir şeyler düşünelim. Taciz, tecavüz. Hayatınız olağan akışı ile ilerlerken taciz ediliyorsunuz, hem de uluorta. Ya da tecavüze uğruyorsunuz. Hiçbir suçunuz yokken ve aklınızın ucundan geçmezken kendinizi bambaşka bir konumda buluyorsunuz. Kimi kadınlar sırf bu yüzden ailelerinin namus temizleme vesveselerine kurban gidiyor kiminin de asla ve asla psikolojisi düzelemeyecek şekilde bozuluyor.

Şimdi siz söyleyin bana, eğitimsizlik ve şiddet bu kadar yaygın ve neredeyse normalleşmişken altyapısız bu çağrıların ulaşabileceği en iyi nokta ne olabilir ki? Eğitim, eğitim, eğitim demekten çok yoruldum ama belki de hazır az da olsa önemini anladığımız bugünü tweetlerde, snaplerde instastorylerde  cümbür cemaat kutlayacağımıza ya da önümüze çiçekler dizileyeceğine bir şeyler yapamaya başlamalıyız. Hadi hop bir şeyler bir anda değişecek demiyorum ama madem bu kadar da farkındayız bence en azından bir kere Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfına destek verebiliriz. Ya da hiç yoktan boyutunu önemsemeksizin çevremizde bu gibi bir olay yaşayan kişi gördüğümüzde ona akıl verip gerekli mecralara gitmesi konusunda teşvik edebiliriz. Asıl olay bu çünkü, teşvik ve kitleyi harekete geçirebilmek.

Özetle toparlayacak olursam aslında en başında söylemem gereken şeyi söylüyorum: Dünya Kadınlar Günü ve diğer bir adıyla Dünya Emekçi kadınlar Günü, 8 Mart 1857’de New York’ta 40 bin dokuma işçisinin daha iyi çalışma koşulları elde etme amacıyla bir tekstil fabrikasında greve başlaması üzerine polisler tarafından saldıraya uğramaları, fabrikaya kitlenmeleri ve çıkan yangın sonucu 129 kadın işçinin can vermesi ile gündeme gelip farkındalık yaratmak gayesiyle kutlanılan bir gündür.

İnanın ki bütün bu fiziksel ve mental şiddet pek de uzağınızda değil. Hangi kadına sorsanız size utana sıkıla da olsa anlatacağı bir sürü taciz hikayesi vardır. Dinleyin, dinleyin ve anlamaya çalışın. Durumun normalliğini ve doğallığını değil, durumun ne kadar abes ve korkunç olduğunu. Şiddetin boyutu inanın çok da fark etmiyor çünkü, her türlüsü sizi korkutup kanınızı dondurmaya yetebilir.

Burada benim de anlatabileceğim tonlarca şey var ama olayı saptırmak istemiyorum. Çünkü biliyorum, ben küçük hikayelerimi size anlatsam bile bu yazı bittiğinde içinizde olacak tek duygu sinir olacak. Şaşacaksınız nitekim. İnanamayacaksınız çünkü.

Bu kadar iç kararttıktan sonra biraz da mutlu bölüme geçmek isterdim ama olmuyor işte. Ben ortada kutlamaya değecek bir şey göremiyorum çünkü. Sadece, bu nedenler yüzünden hayatını kaybeden bütün kadınlarımıza toprakları bol olsun diyebiliyorum. İncinen, korkan, inancını yitiren ve bu durumdan çıkmayı bile hayal edemeyen bütün kadınlarımıza umut ışığı sunmak istiyorum. Bazen kocaman bir aydınlık yaratmak için gereken tek şey bir sürü küçücük ışıktır.

Her şey geçecek. Su akacak ve yolunu bulacak. Tek yapmamız gereken asla ve asla pes etmemek. Bu hayat çok fazla değerli çünkü. Ama inanın biz de bu hayat kadar önemliyiz.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

RSS
Follow by Email
Facebook
Facebook
Instagram