Yapışık İkizimiz: Telefon

Bu dünyada tatlı tatlı eleştirecek binlerce şey varken susup oturmak olmaz. Şimdi hem kendimi hem de sizi eleştireceğim. Bundan sıyrılabileceğinizi düşünmüyorum çünkü 21. yüzyıl insanlarının büyük bir çoğunluğunun sosyal medyaya fotoğraf koyma sevdalısı olduğunu biliyoruz.

  • Detaylı incelemek isteyenler için buraya bir link bırakıyorum. Sunum, dijitalleşmenin 2017 yılındaki incelemesini sunuyor. SlidesShare – Digital in 2017

Size kendi neslimden bahsetmek istiyorum. 90’ların sonunda doğmama rağmen büyürken teknoloji pek de hayatımın merkezinde değildi. Ucundan kıyısından o sokakta oynayan nesle yetiştim. Benim çoçukluğumda en yüksek ve bilinir teknoloji mp3, atari, kasetler ve CD çalardı. Bilgisayarla tanışmam 5-6 yaşlarındayken gerçekleşti. Pek ilgimi çekmediğinden olsa gerek, uzun bir süre el sürmeye yeltenmedim. İlk bilgisayarıma 9 yaşında sahip oldum. Benim için bilgisayarın tek bir özelliği vardı: Word. Sadece deli gibi kurmaca hikayeler yazıp yazıp kaydediyordum.

Sonra bir telefon furyası başladı. Tüm arkadaşlarım çılgınca telefon alıyorlardı. Her çocuk gibi ben de özendim, 4. sınıfta tüm sene haftalık 5tl harçlığımla para biriktirerek 5.sınıfta ilk kapaklı telefonuma kavuştum. O gün bugündür modeli, markası ya da boyutu değişse de ‘telefon’ kelimesiyle bütünleşmiş bir haldeyim.

Hayatım telefondan ilerlemiyor tabii, sürekli sosyal medyada gezindiğim de yok ama telefon artık mesajlaşmanın ve konuşmanın o kadar ötesine geçti ki! Ajandam, mailim, fotoğraflarım, kitaplarım, ders notlarım kısacası her şeyim el kadar bir telefonun içinde.

Şimdi dijitalleşmeyi gömmeyeceğim çünkü şu an dijital pazarlama stajındayım ve ayrıca bilin bakalım bu yazıyı hangi platform üzerinden okuyorsunuz?

Dijitalleşmenin işimizi oldukça kolaylaştırdığı ortada. Oldukça fazla yararı da var ama bir sürü etkeni de yapaylaştırıyor. Örneğin siz bu yazıya kolayca birkaç tık ile ulaşıyorsunuz fakat okuduğunuzda parmaklarınızın ucu kitabın o hafif pürüzlü sayfalarına dokunmuyor ve burnunuza eski kitap kokusu gelmiyor.

Asıl konuma gelecek olursam, size ufak bir anımdan bahsedeceğim. Bundan bir süre önce Beşiktaş-Sarıyer vapurundaydım. Arada keyfim yerinde olduğunda eve dönerken vapura binmeye bayılırım. Sıkma portakal suyu içer, denizi izler ve kulaklıklarımla müzik dinlerim. Rüzgarın tenime değmesi, martıların ve dalgaların müziğime arka fon yapması beni inanılmaz mutlu eder. Denize aşık bir insan olarak, hayatımda en mutlu olduğum yerlerden biri vapurlar zaten.

O gün vapur çok dolu değildi ama en üst katta benimle beraber oturan 10-15 kişilik bir Japon kafilesi vardı. Bu olaya birinci elden şahitlik yapsam da genelleme yapmak istemiyorum ama tahminiz üzerine söz konusu kafle peace/barış işareti yaparak fotoğraf çekiliyordu ve gerçekten 1 saatlik vapur sefamın en az 45 dakikasını fotoğraf ve selfie (Türkçe absürdnamesiyle özçekim) çekerek harcadılar. Bana dokunan noktası tüm toplu fotoğraflarını benim çekmem oldu.

Tamam, turistsin ve anı kalsın istiyorsun. Ama sen vapurun keyfini çıkarabildin mi gerçekten? Vapurun sesini dinledin mi mesela? Küçücük bir çocuk gibi bulutlara bakıp bir şekile benzettin mi? Martılara simit attın mı? İyice çay-simit edebiyatına döndürdüm şu an ama hayatın küçük enstantanelerini tam da böyle anlarda yakalayabiliyor insan zaten.

Hayatı kaçırmak dediğimiz şey bu sanırım. Önünde kocaman bir boğaz var. Telefonu iki dakika kenara koyup izlesen zaten bütün dertlerin denize akıp gidecek, ama sen selfie çekme aşkıyla o tuşa 900 kez dokunmadan rahat edemiyorsun. Birinde güneşin yüzüne vurma açısı hoşuna gidiyor mesela, diğerinde kimsenin aslında fark bile etmediği dudağının kenarındaki detaya takılıyorsun. İstanbula geldin mi, geldin; Instagram’a fotoğraf atarak belgeledin mi, belgeledin. O zaman görev tamamlandı çünkü sosyal medya senin kendini herkesten daha iyi, daha sosyal ve daha güzel göstermen gereken bir rekabet platformu.

Ben vapurda bunları düşünürken  şarjım bitti bir ara, bende de var tabii o telefonsuz yaşayamama olayı. Powerbank’i çıkarayım derken yine bir çaycı amcayla sohbet etme fırsatı buldum. Ordu’dan haftaya bana fındık getirecek. Hayatıma bir şey kattı mı? Aslında evet, satırlarca bir şeyler karalamam için ortam oluşturdu bana.

Kendi üstümden ve çevremin üstünden anlatacak olursam, gözlemlerim sonucu Instagrama ardı ardına manken gibi poz vermiş ve delicesine eğleniyor gibi fotoğraflar koyan insanların bu eylemi sadece kendilerini göstermek, ilgi ve dikkat çekmek için yaptıklarını düşünüyorum. Çünkü işin aslı, bunu ben de zaman zaman yapıyorum.

Şu an akıllanıp alakamı kestiğim bir grup arkadaşım sırf zengin, havalı ve sosyal gözükmek için ultra lüks mekanlara gidip sadece su içerek mekanları fotoğraf çekmek için kullanıyordu. Ne zaman buluşsak herkes birbiriyle telefonlarını değiş tokuş ederek birbirini çekiyordu. Zamanla fark ede ede, uzaklaştım onlardan. Bizim arkadaşlığımız çok güçlü falan değil, Instagram beğeni sayımız içindi. Gerçek dünyadan kimsenin haberi yoktu.

Demek istediğim şu ki, sanal dünyadan çıkıp  kendinizle baş başa kaldığınızda çok fazla malzeme yakalıyorsunuz aslında hayattan. Gözlemlemeye başlıyorsunuz, kimi zaman eleştiriyorsunuz ama bir şekilde en azından Instagramdaki manasız bir beğeniden daha fazlasını katıyorsunuz kendinize.

Öyle ya da böyle, gezmek ve keyif yapmak bu değil kanımca. 200 cm2 bir ekranda anılarınızı biriktirmeniz yaşadığınız anlamına gelmiyor, bir düşünün derim.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

RSS
Follow by Email
Facebook
Facebook
Instagram