Peki sonra ne oldu?

Bir sabah uyandım, güneş doğmadı. Öngörülemeyen bir terk edilme, içimde kopan badire nitelikli şiddetli fırtına, hayatın geçici süreliğine kararması, her şeyimi verdiğim bir eski-ilişki, artıklarını topladığım bir adet ben, eskiye dönme arzusu.

Sonra her zamanki gibi güneş doğup batmaya devam etti. Saatler hızlıca bazense olağan yavaşlığıyla aktı. Uyudum, uyandım. Biraz gezdim, biraz nerede ne yaptığımdan habersizdim. Devir değişti, yönetim sistemi çıkmaza girdi. Bin kere kahve içip fal baktırdım. Burç yorumları okudum. Kimi zaman delicesine ağladım, kimi zamansa mutluluktan ölecekmişim gibi hissettim. Hissettim. Her şeyi hissettim. Olabildiğince bıraktım hislere kendimi. Yeri geldi çok hissizleştim. Sorguladım, kendime kızdım, sonunda her zamanki gibi kendimi teselli ettim.

Ve, bugüne geldim. Bugün öyle özel bir gün falan değil. Sayfalarını yeni çevirmeye başladığım yeni alışkanlıklarımla dolu bir hayatın sıradan bir günü. Belki size onlarca özel günümü anlatabilirdim, ama sıradanlıklarda mutluluğumu buldum. Uzun zamandır aradığım, monotonluğu ya da çiçekli böcekli anlatımla “sıradanlığı” buldum. Hal buyken karşıma çıkan bütün olağandışı olaylar da beni mutlu etmeye başladı. Burnumun ucundakini sonunda görebilmeye başardım. Hüzünlü günler şu an çok uzak benden anlayacağınız üzere. İnanın ki, kimseden bir beklentiniz olmadığı takdirde zaten olağan biten de sizi pek üzmüyor. Aksine mutlu ediyor.

Başından beri kanalize olduğum şey belliydi çünkü, hayat devam ediyor Irmak daha fazla durmak neden? Neyin gazına geldim, bir anda neden değiştim bilmiyorum ama hayatın akışına kaptırdım gidiyorum. Sonsuz içtenliğimle biliyorum ki hayatı kaçırırsam pişman olacağım. Her ne yaşanırsa yaşansın en dipte hissettiğiniz an ister istemez kendinizi soyutluyorsunuz. Kapatıyorsunuz kendinizi. Soyutlamadığınızı söylemeyin bana, insan kalabalığının içine kendinizi atmak da bir soyutlama biçimi. Ben yaptım. 2-3 gün kimse bana ne ulaşabildi ne de ne yaptığımdan haberdardı. Sonrasında da kuru kalabalığa boğdum kendimi.

Aklım başıma tek başıma Bodrum’a uçakla giderken geldi. Fırtına vardı. Ben gökgürültüsünden çok korkarım. Yatağın içine gömülüp ağlamışlığım çok var.. Tüm gökgürültülerinin ve şimşeklerin arasında gökyüzünde süzülürken (süzülmek diyorum ama türbülanstan pek de süzelemedik) korkunca gayri ihtiyarı yaptığım hiçbir alışkanlığımı yapamadım tabii. Ya herkesin ortasında ağlayacaktım, ya yanımda oturan adamın kollarına tırnaklarımı saplayacaktım ya da kalp krizinden falan gidecektim. İlk kez böyle hissetmiyordum zaten, uzun zamandır provası yapılmıştı. En çok o an zaman dursun da her şey geçsin istedim. Tabii ki boş muhabbetin âlası, inene kadar yerimde titremekle yetindim. Sakinleşmem çok uzun sürmedi. Hayatın durmasını istediğim anlarda aslında daha da hızlı devam ettiğini fark ettim. Dışarıdaki şimşeklerden mi etkilenmiştim bilmiyorum ama o an kafamda asıl şimşekler çaktı işte.

Hayata dair bakış açım değişti. Eğriyi doğruyu gördüm diyebilirim sanırım. Hayatı yaşamayı seviyorum bu bir gerçek ama beni hep yavaşlatan şey bağlanma arzumdu. Bağlanmam gereken tek şey kendimken beşeri alışkanlıklarım beni hep bir adım geride tutuyordu. Öyle ya, çok sevdiğim hayatı yaşamaktan hep geri kalıyordum. O mutsuzluk buhranı bile gözüme batmıyordu. -Du. Batmaya başladı.

Sonra tutamadım kendimi o saniyeden sonra. Etrafımdaki her şeyin akışına kendimi de kattım. Saçma sapan şeylerden keyif alabildiğimi keşfettim. Aptal alışkanlıklarımı bir daha hiç açmak istemediğim kutulara koyup kenara ittim. Hiç yalnız değildim, kendimle baş başaydım sadece. Bundan da zevk aldığımı fark ettim. Eksik hissettiğim, yapamadığım birçok şeyi yaptım. Kendimi dünyaya açtım. Dilemeye ve istemeye başladım. Eninde sonunda ulaşacağımdan emin bir şekilde yeni hedefler koydum kendime. Eski beni gördüm, özüme döndüm.

Diyeceğim şu ki, şu an bunu hangi duygularla okuduğunuzu ben bilemem ama eminim ufak bir üzüntünüz gelmiştir aklınıza. Yerinizden kalkıp kendinizi dışarı atın demiyorum ama hayat devam ediyor. Hayat gerçekten her zaman devam ediyor. Yukarıdaki bey sizin için iyi/kötü tonlarca olay hazırlıyor. Yaşayacağınız/yaşayacağımız dolu dolu bir sürü şey var. Şu an duruyorsunuz belki, hala harekete geçmediniz belki de, ama sizin durmanız sadece kendinizi dizginlemekle sonuçlanıyor. Acılar da yaşanmak için var elbet, fakat bir noktadan sonra ayağa kalkıp toparlanmak için çabalamazsanız hatta ve hatta biri sizi çıkarsın diye beklerseniz birçok şeyden mahrum kalacaksınız.

Her hikayenin mutlu sonla bitmesi gerekmiyor. Her olayın mutlu sonlanması gerekmiyor. Hepimiz dizi izliyoruz. Sezon finali veriliyor ama illaki yeni sezon başlıyor. Bölüm bitiyor ama hikaye devam ediyor. Nokta koyduğunuz her cümlenin ardından ve her paragraf sonundan yeni bir paragrafa büyük harfle başlayıp devam ettirmek sizin elinizde.

Yine sonsuz bir fırtına kopuyor. Bu sefer benim içimde değil bildiğiniz İstanbul’da fırtına kopuyor. Penceremin kenarına tünedim. Gökgürültüsünü dinliyorum. Çok komik değil mi? Korkumu yeniyorum sanırım. Hatta, biraz keyif aldığımı dahi hissediyorum.

Eski tişörtünü ne hayatımda yarattığın pisliği temizlemesi için yer bezi yaptım ne de ait olduğu çöp kovasına attım. Gittim ihtiyacı olan birine verdim. Belki sen işe yaramadın ama tişörtün, şimdi birilerinin yüzünü güldürüyor.

Yazmaya devam ediyorum. Biliyorum çünkü, ben nokta koysam da hayat bir şekilde bana noktalı virgül sunuyor. Tek noktayla da yetinmeyip, üç noktayla bitiriyorum bu yüzden…

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

RSS
Follow by Email
Facebook
Facebook
Instagram