Terk

Boylu boyunca yazacağım her şeyi bu gece.

Terk edildiniz mi daha önce bilmiyorum. Belki bu soruya yanıtı “Evet.” olanlar bir tık daha iyi anlar beni. Eğer gerçekten sevdiyseniz, son zerrenize kadar inandıysanız ve olağan gücünüzle çabaladıysanız sonucunda o ya da bu nedenden terk edildiğinizde bariz bir şekilde paramparça oluyorsunuz. İnanç yitirme olayı devreye giriyor ve bu şekilde de tükenme eşiğine geliyorsunuz. Ne de olsa insan inançsız yaşayamaz.

Terk edilmek diyorum çünkü ayrılmak, yol ayırıp devam etmek anlamına gelir. Terk edildiğiniz takdirde ise karşınızdaki sizi itinayla siler, verdiği yalandan dolandan değer ortadan kaybolur ve laf yerindeyse, bir gram umrunda olmaz sizin hissettikleriniz.

Geride kalan için daima hayata devam etme olayı zor oluyor. Yarım kalıyorsunuz bir kere. Onca hayal kurup doğruluğuna inandığınız kişinin bir anda bir süredir sizi istemediğini anlıyorsunuz ve bu istemsizce sizi bütün yaşanılanların sadece içi hava dolu bir balon olduğu düşüncesine sürüklüyor.

Sanki yanıtı sizdeymiş gibi onlarca kez kendinize ”Neden?” diye soruyorsunuz. Tonlarca senaryo aklınızda dönüyor. Yaşanılanları düşünüyorsunuz. Bir yerde hata arıyorsunuz. Kimi zaman bulduğunuzda yok yere kendinizi daha da çok üzüyorsunuz. Ama günün sonunda zerre kadar değmeyeceğini anlıyorsunuz. Fakat zaten asıl mesele günün sonuna gelebilmekte.

Son bir haftada kendi duygusallığımı bir kenara atıp mantıklı kararlar alma konusunda kendimden beklemediğim bir seviye atlayışı yaşadım. Beni telefonun ucunda ya da her gün görmek için bekleyen biri yoktu çünkü. Kimi zaman yalnız kaldığım ve normal rutinim dışı yaptığım işlerde “Ya şu an ölsem kimsenin haberi olmayacak.” dediğim anlar da oldu ama bir şekilde bütün bunlar dönüp dolaşıp “Benim istediğim şey zaten aslında buydu.” düşüncesinde toplandı. Günün sonunda kimseye gerçekten ihtiyacım olmadığını anladım. Aslında güçlü olduğumu ve her şeyi aşabileceğimi hissettim.

Kendi şansımı kendim yaratabileceğime her zaman inanırdım, hala da inanıyorum ama beşeri olan şu insan ilişkilerinde bazen hayatın rüzgarı mı akıntısı mı dersiniz bilemem ama, sizin dışınızda bir sürü şey gelişiyor. Gerçekten ilmek ilmek hayatın sizin elinizde olmadan bir şeyler işlediğini iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Arada sırada o kadar şiddetli olur ki, bu duruma karşı kayıtsız bırakılmak sizi sinirlendirir. Bambaşka bir yönde akan bir ırmakta inatla istediğiniz yöne doğru gitmeye çabalarsınız, ama sonuç bellidir.

Şimdi durup zorla sürüklendiğim yere bakıyorum da, üstüme binen duygusal külfet yüzündenmiş kendimi hiçbir şeyin akışına bırakamamam. Her sabah mutsuz uyanıp her akşam da mutsuz uyumaya o kadar alışmışım ki bütün bu olumsuzluklar üstümden çekilince nevrim döndü. İçten içe zamanın o un ufak aralığında hiç fark etmeden mutsuzluk duygusunu sindirip kendime etiket yapmışım, üstüne üstlük de bundan kurtulunca da yoksunluğunu çekmişim. O kadar kapalıymış ki gözlerim, mutsuzluğun beni sardığı o melankolik havayı huy edinip kendimi bunun doğruluğu konusunda kandırmışım.

Umursanmamaya ve terslenmeye alıştığımdan olsa gerek hayatımdaki insanların şu an beni umursadığını görmek bana tuhaf geliyor. O kadar da ölüp bitmediğimi sadece ufak ufak ölüp geri döndüğümü gördüğüm anda hayatımdaki her insan ve her ilişkimi gözden geçirmek için bir kapı açmam gerektiğini anladım.

Bir şeyleri sorgulayıp tahlil edemeyecek kadar at gözlükleriyle bakıyordum hayata. Sanki annemin karnından bu şekilde doğmuşum gibi. Ben sadece inandığım yolu seçmiştim, çoğu zaman olduğu gibi hiçbir şeyden bir boktan anlamayan 6.hissim beni bir kez daha aldatmıştı. Rüyadayım sanıyordum, kabustan başka bir şey değilmiş her şey. O yüzden kahkahalarla dalga geçercesine gülüyorum kendime.

Asıl dayanılmaz olanın terk edilmek değil de ilişkinin o hırçın zamanlarının olduğunu anladığınız an ilahi ya da manevi bir güç gelip sizi kaldırıyor yerinizden. Ağlıyorsun, zırlıyorsun ama sonunda mutluluğuna kavuşuyorsun. Büyük büyük de konuşmamak için çabalıyorum ama günün sonunda her şey ortada. Severek ayrılmak diye bir olay yoktur, sevginin yetemeyeceği bir şey yoktur, duygular 10 dakikada değişmez, yalan söylemek kolaydır ve insanlardan duymak istediğinizi duyarsınız.

Gelecekte eski günleri iyi hatırlayıp geçeceğimden de eminim. Dumanı üstündeyken dokunmamak çok daha sağlıklıdır belki. Kızgın da değilim kimseye çünkü günün sonunda bunu da yaşayıp dersimi çıkarmam gerekiyormuş. Hatta işe bir boyut daha atlatayım, hayatımın bir saniyesini bile bana bir gram değer vermeyen birinin ardından üzülerek geçirmek istemiyorum.

Bir yıl önce blogum henüz taptazeyken beş bin küsür insan önünde ilan-ı aşk ettiğim çocuğu, yirmi bin kişinin önünde gidişini uğurladım. Uğurladım çünkü geri dönüşü olmayan bir yola girdiğimden eminim ve nedense artık sadece kendimle mutlu olmak istiyorum. Başta tahmin ettiğim kadar yıkılmadım çünkü. Sadece dersimi çıkardım dediğim gibi.

İlişkiler böyle, seven ya da sevilen taraf olun, ne olursa olsun bittiğinde tek yapmanız gereken şey ders çıkarmak oluyor. Şuracıkta deli gibi dağıtıp hayata da küsebilirdim  ama kendime bile yakıştıramıyorum bunu. Varsın o terk ederek istediği mutluluğa ulaşsın, ben zaten başından beri kendime yetebiliyordum.

Bir tek şey söyleyeceğim, hayatta karşımıza çıkan anlaşmazlıklar aslında iki kişinin anlaşması için en güzel ortamlardır. Anlaşmazlıkları çözmek için karşılıklı çabaladığınız takdirde düzgün ve sağlıklı iletişim kurabilirsiniz. Ben bunu bilir bunu söylerim.

“Hayat devam ediyor.” lafını son zamanlarda kim bilir kaç yüz kere duydum. Sahiden de devam ediyor. Durdum biraz, toparladım, şimdi de devam ediyorum.

Kendim de dahil herkesi de yukarıdaki beyefendiye havale ediyorum.

15.07.2018

Sevdiğimi anımsıyorum, bütün iyi yanlarıyla ve tabi ki kötü yanlarıyla. Nefret ettiğimi hatırlıyorum, yapmayı tercih etmediği o bütün doğru seçimler yüzünden. İhtiyacım olduğunu düşündüğüm zamanlar geliyor aklıma, bağımlılıktan başka bir şey değildi. Geriye kalanları ne kadar zor odamdan çıkarıp attığımı düşünüyorum, gözyaşlarım yer çekimine meydan okumaya çalışıyordu.

Kızgın olduğum zamanlarda aşina olduğu gibi kollarımı bağlayıp önüme bakıyorum. Boynuma doladığı güveninin beni asmasına izin verdiğim için kendime kızıyorum.

Tahmin edememiştim çünkü asla bu kadar değersiz hissettirebileceğini ama günün sonunda, kendi kendime de idare edebiliyorum.

Bunun kişiliği olduğunu biliyorum, bu yüzden özürleri bir erdem olarak görsem de beklemedim. Sonuçta insanlar kişilikleri için özür dilemezler, hataları için dilerler. Başından beri kendini dengesiz olarak tanımlıyordu. Ben buna inanmamayı tercih etmiştim. Günün sonunda ben özür dilerim, seni hayalimdeki insanla karıştırdığım için.

Çünkü tam olarak olduğu kişiydi. Dengesiz, ilgisiz, düşüncesiz ve başına buyruk. Sevmemi seviyordu, beni değil. Ama gün geldi, devran döndü ve çıkar çatışmasına girildiği noktada bir anda tüm gerçekler gün yüzüne çıktı. Benim çıkarım sevgiydi, onun çıkarı kendiydi. Bu yüzden bencil insanlar ayrılmaz, terk ederler. Arkalarında bıraktıkları yıkık harabelerle yüzleşemeyecek kadar korkak ve silip atacak kadar ben merkezlidirler.

Karma denilen enerjinin var olup olmadığını bilmiyorum. Oturup ‘Herkes hak ettiğini yaşayacak.’ diyemiyorum. Sadece emin olduğum bir şey var ki, sizi terk edip gidenler bencillikleri ve sadece kendilerini düşünme özellikleri yüzünden asla gerçek duygularının zevkine vara vara yaşayamayacaklar.

Günün sonunda ne kadar yıpranırsanız yıpranın, inandığınız şekilde yaşadınız. Belki çok canınız yanmış olsa da bir şeyler hissedebildiniz, kimseye yalan söylemediniz.

Derin bir nefes alıyorum. İstifimi bozmuyorum. ‘Olgun davranmaya çalıştım.’ derdi ama olgun taraf hep bendim. Duygularımı yaşamaktan korkmayacak kadar olgundum. O ise umutsuzluğunu ve hissizliğini dile getiremeyecek kadar korkak olandı, vaktini boşa harcamış.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

RSS
Follow by Email
Facebook
Facebook
Instagram